"365 güne, 365 öykü"
3/11/2009 · Kategori: okuduğum kitaplar

Merhaba, babam geçtiğimiz aylarda bir kitap alıp geldi eve. Sofrada yemek yerken de kitabın isminden anlaşılacağı gibi içinde 365 güne yetecek 365 hikayeden oluşan kitabın ilk hikayesini okutturdu bana:) İlk hikaye hoşuma gitti ve her gece yatmadan çerez niyetine bu hikayeleri okuyup uykuya daldım. Bu alışkanlığımı kaybetmemek adına epey kalın olan kitabı kısa sürede bitirdim. Zaten çoğu bildiğim hikayelerdi. Açıkçası beni etkileyen çok iyi hikayeler de çıkmadı içinden. ama başladığım kitabı bitirmek adına sürdürdüm okumayı. Hikayeler alıntı, derleyen ise Nazlı Hilal Kızılkaya . Bu anlamda emek verildiğini söyleyemem. Ay benim de eleştirelliğim tuttu bugün:). Neyse sadece not düşmek adına yazdım. Sevgiyle kalın...
"Stresli İman"
9/10/2009 · Kategori: okuduğum kitaplar

Merhaba , yeni okumaya başladığım kitabım bitti:) Bu ne hız di mi , kendime "maşallah":) O koca kitabı bitirdiğim gece yarısını okumuştum zaten, hem ince hem de çabuk bitirilecek bir kitaptı, çerez gibi:) Nesime abla ile Şule abla evvelki hafta bana ziyarete geldiklerinde getirmişlerdi bu kitabı. Sait Çamlıca adında eğitimci-yazar tarafından kaleme alınmış. Yazar kendi fikirlerini başka yerlerden aldığı alıntılarla kuvvetlendirerek anlatmayı tercih etmiş. Dolayısı ile içinde bahsedilenler daha önce okuduğum şeylerdi. Kitabın adına bakıp, daha farklı şeyler beklemiştim açıkçası. Yine de okumanın zararı olmaz, nitekim insan unutan bir varlık :) Hele ki ben:) ... Fakat psikoloji kitapları okumama kararı alan benim için bu kararı sekteye uğrattı bu kitap:(
Kitaptaki bir hikaye dikkatimi çekti sizlerle paylaşmak istiyorum. Rastladığım herkese de anlattım. Şimdi sadakalarımı çoğaltma vakti:)
Yusuf, Diyarbakır'da zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babası o mahallenin ağası olarak bilinir, herkesin yardımına koşmak için elinden geleni yapardı. Yusuf'un anlattığına göre kendisi henüz beş yaşındayken evlerinin civarına bir derviş gelmiş ve bir duvar dibinde mekân tutmuştu. Yusuf'un babası:
- O'na bakmak bize düşer, diyordu. Ama incinmemesi için, ihtiyaç duyduğu şeyleri sakın hizmetkârlarla göndermeyin. diyordu.
Derviş babaya yemek götürmek, artık Yusuf'un işiydi. Küçük çocuk, ilk önceleri tereddüt ettiği bu işten daha sonraları büyük bir lezzet almaya başlamış ve yaşlı adamla derin bir gönül bağı kurmuştu. O'nunla yaptığı sohbetler, çocuk yaştaki Yusuf'un kalbinde bahar çiçekleri açtırıyordu.
Derviş baba bir gün:
- Yusuf, dedi. Sana bir deve yapayım, ister misin?
Bir çocuğun böyle bir teklife hayır demesi mümkün değildi. Yaşlı adam bunu bildiği için isteklerini şöyle sıraladı:
- Evden sana verilen fındık, üzüm ve leblebi gibi çerezlerden küçük bir kısmını bana getireceksin. Ve bunu da kimseye söylemeyeceksin. Fakat bana getireceğin şeyler, sadece sana verilenlerden olmalı. Sağdan soldan bulup aldıklarınla deve yapılmaz. Yusuf bu işin gizli olmasından da hoşlanmıştı.
Her getirdiği çerezden sonra: - Devem yapılıyor mu? diye soruyor ve Derviş Baba'dan;
- Elbette, cevabını alıyordu. Getirdiğin her bir çerez, devenin bir başka yanını oluşturuyor. Günler birbirini kovaladı ve Yusuf'un sabrı tükenmek üzereyken, beklediği müjde geldi:
- Deve tamamlandı Yusuf, sadece gözleri kaldı. Eğer iki badem getirirsen, bu iş biter.
Yusuf, sabaha kadar sevinçten uyuyamadı ve bir kenara depoladığı leblebileri bademlerle değiş-tokuş ederek Derviş Baba'ya koştu. Ancak yaşlı adam, derme çatma kulübesinde o akşam vefat etmişti.
Cenaze işlerini yine Yusuf'un babası üstlenmiş. O'nu küçük çocuğun gözyaşları arasında yakın bir mezarlığa defnetmişler.
Aradan 12 yıl daha geçmiş ve Yusuf delikanlı olmuş. Ne yazık ki şizofreni adı verilen hastalığa da bu yaşlarda yakalanmış.
Yıl, 1910-15 civarı olduğundan, hastalık çok kısa sürede öldürücü bir hâle dönüşüyormuş.
Yusuf'un babası zengin olduğu için, yavrusunu ilk önce İstanbul'a, daha sonra da Paris'e götürmüş.
Ama verilen cevap her yerde aynı olmuş:
- Bu hastalığın tedavisi henüz mümkün değil. Maddi imkânlarınız iyi olduğuna göre, Yusuf'u İstanbul'daki akıl hastanesine yatırabilir ve O'na bir bakıcı tutabilirsiniz.
Yusuf'un babası denilenleri aynen yapmış ve bir bakıcıya 2 altın maaş bağlayıp oğlunu, sık sık ziyaretine gitmiş. Ancak 6 ay sonra Yusuf iyice ağırlaşmış ve kendisi diğer hastalardan tecrit edilip ölüme terkedilirken, babasına da Oğlunuzun kurtulma ümidi kalmadı diye telgraf çekilmiş.
Yusuf, bundan sonrasını şöyle anlatıyordu:
- Kırk derecenin üzerinde bir ateşle kıvranırken, kendimi korkunç bir çölde görüyordum. Güneş her zerremi ayrı ayrı kavuruyor ve yangın yerini andıran kızgın kumların üzerinde sürünürken, bir damla suyun hasretiyle kıvranıyordum. Öleceğimi anlayıp son bir defa daha ufuklara baktığımda, gördüklerime inanamadım. Çocukluğumun Derviş Babası yularını tuttuğu bir deve ile birlikte bana doğru geliyordu.
İyice yaklaştığında: -Yusuf'um, evlâdım, dedi. Deven hazır binebilirsin.
Yattığım yerden güçlükle doğrulup onun yardımıyla deveme bindiğimde, susuzluğum ve hastalığım bir anda geçmişti.
O anda gözümü açmış ve:
- Ben neredeyim? diye sormuşum.
Etrafımdaki bakıcı ve doktorlar, iyilestiğime asla inanamıyordu. Çünkü şizofreni ile zatürreden kurtulmuş, dünyaya sanki yeniden gelmiştim.
Yusuf, başından geçen bu hâdiseyi anlatırken bir çocuk gibi ağlıyor ve:
- Derviş Baba, kalp gözüyle başıma gelecekleri hissetmiş ve bunun için de Sadaka Ömrü Uzatır hadisinden yardım istemiş olmalı. diyordu.
Bu yüzden sadece bana âit olan çerezleri isteyerek bana sadaka ibadeti yaptırdı. Ve ömrümün ziyadeleşmesine vesile oldu.
"DUVARLARIN ARKASINDA"
6/10/2009 · Kategori: okuduğum kitaplar

Merhaba, uzun zaman önce başladığım kitabım hafta sonu şükür bitti:) 550 sayfa olunca kitap, bitirmek de haftalarımı aldı . Geceleri okudum sadece. Uykum geldiği an da bırakıp ışığı kapadım. böylelikle hem kitap okuma alışkanlığımı yeniden kazanmaya çalıştım, hem de bozuk uyku düzenimi yoluna koymaya. Başarılı olduğumu söyleyebilirim; zira ikisinde de cidden önemli yol katettim. Umre yolculuğum sırasında farklı milliyetlerdeki ve fakat aynı dinin mensubu olduğum kadınlar hem çok dikkatimi çekmişti, hem de onlar hakkında hiç bir şey bilmiyor oluşumun eksikliğini hissetmiştim. Hangi milliyetlerden olduklarını bile ayırt edemiyordum. Hepsinin rengi, kıyafeti farklıydı oysa. Bu bilgisizliğimden söz ettiğimde arkadaşım Fatma "Duvarların Arkasında" adlı kitaptan bahsetti ve daha sonra da bu kitabı okumam için bana gönderdi sağolsun. Bu kitap Ayşe Böhürler ve Aslıhan Eker tarafından 2 yılda ,13 ülkedeki 200 den fazla kadınla roportaj yapılarak hazırlanmış. Öncesinde belgesel projesiyken, daha sonra ayrıntılı olarak kitap haline getirilmiş. Ayşe Böhürler projenin oluşumu ile ilgili düşüncelerini şu cümlelerde anlatıyor :
" Batı`daki algının aksine İslam coğrafyasında ortak bir Müslüman kadın prototipi yok. Kültürel coğrafi farklar, mezhebi farklar ve İslam`ın değişen yorumları ve uygulamaları kadına bakışta farklılıklar ortaya çıkarmış. Mesela Sudan`da anaerkil kültür, kadın konusunda yumuşak bir söylemin benimsenmesine neden olmuş.
Müslüman dünyanın kadınları ile ilgili olarak pek çok önyargı var. Ve biz de çoğu zaman gerçeği yansıtmayan bu önyargılardan payımızı alıyoruz. Özellikle Batı`dan bakıldığında coğrafi ve kültürel farklılıklar gözetilmeden tek tip bir Müslüman kadın karşımıza çıkıyor. Erkeğine köle, baskı altında ve kuşatılmış. Peki burkaların, peçelerin, arkasında tasvir edilen bu kadın tipi ne kadar gerçeği yansıtıyor? Bu önyargılar ne kadar doğru? Bölgesel coğrafi ve kültürel farklar bu kadınların hayatına, dini yorumlara nasıl yansımış? Onlar dünyaya nasıl bakıyorlar? Kendi yaşadıkları sorunlar ile dünyanın gündemindeki kadın sorunları arasındaki farklar neler? Modern dünya ile uyum sağlamak istiyorlar mı? Önlerinde görünen ve görünmeyen duvarlar neler? Nasıl bir kadın özgürleşmesi modelini benimsiyorlar? Dindar ve modern olmak arasında nerede duruyorlar? Bu sorulara cevap aramak üzere çıktığımız yolculukta her coğrafyada birbirinden farklı cevaplarla karşılaştık. "
Üç farklı kıtadaki Yemen, Sudan, Umman, Cezayir, Mısır, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suriye, İran, Malezya, Endonezya, Pakistan ülkelerindeki her kesimden kadının düşüncelerini, eylemlerini, kadın sorunlarını , ülkesindeki gelenekleri ve kanunları anlattığı bu kitap bana çok şey kazandırdı. Onları hiç tanımadığım halde onlara karşı benim de ön yargım varmış meğer. Öyle çok ortak paydamız ve ayrılan yönlerimiz var ki. Her insan bir alemken zaten, farklı coğrafyada, farklı kültürde, farklı yönetiliş biçimlerinde ve farklı bakış açılarında oluşumuzdan dolayı bir çok farklı yönlerimiz de var elbette. Mühim olan bu farklılıkların farkında olup , saygı duyup, herkesin bizim gibi yaşamasını beklememek bence. Bu saatten sonra tek beklentim dünyada kadın sorunlarının olmaması ve tüm insanların sorunlarının çözümlenmesi olacaktır. En azından gayret edenlerin , farkındalık kazanmışların çoğalması temennisi ile...
Bu arada bütün ülkelerdeki kadınlardan çoğunun mücadelesine, çalışmasına hayran kaldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Beni o kadınların mücadelesi çok etkiledi, ümidim arttı. Her şey daha güzel olsun inşallah, her yerde...
...İnsanın yürümesini dört gözle bekliyorum
12/8/2009 · Kategori: okuduğum kitaplar

Merhaba , geçtiğimiz hafta bitirdiğim Susanna Tamaro 'nun kitabını tanıtmak istiyorum sizlere. Gerçi geceleri yatarak okuduğumdan, okuduğum yerleri çizip, not alma imkanım olmadı bu kez. Çizecek olsaydım kitabın çoğu yeri çizilmiş olurdu , bundan eminim. Susanna Tamaro benim fikirlerini, yaşayışını, yazışını , kişliğini çok beğendiğim bir yazar . Ben de onunla aynı fikirleri paylaşıyor, ama yaşayışımla çelişiyorum malesef:( Böyle insanların olduğunu bilmek ise güç veriyor bana. İnançlı, doğa hayranı, zararlı şeyleri popüler olsa da hayatına geçirmeyen, samimi, anti popülist, mütevazı oluşu hemen aklıma gelip yazdığım özelliklerinden bazıları.
Kitabın adı "Sevgili Mathilda, insanın yürümesini dört gözle bekliyorum". Tamaro , düşüncelerini ifade ettiği güncesini bir derginin önerisi ile hayalinde yarattığı Afrikalı arkadaşı Mathilda'ya yazarmışçasına okurları ile paylaşmış ve daha sonra bunlar kitap haline getirilmiş. Mektupların her birinde birbirinden duyarlı düşünceleri okudum ve çok etkilendim. Duyarlı olmak yitirilip giden bir olguyken, bunu hatırlatan yazara şükranlarımı borçluyum.
"Büyük yürüyüşçüler olmamız gerekiyor. Birbirimizin yanında, birbirimizin ayakkabılarını giyerek yürümeli, yürümeli ve yürümeliyiz. Dünyaya geldiğimiz ve gideceğimiz günü düşünerek yürümeliyiz. Kırılganlığın, çıplaklığın yanında cüppesiz yürümeliyiz. Temelleri artık yargı ve önyargı değil, alçakgönüllülük ve anlayış üzerine kurulmuş bir dünya için yürümeliyiz. " cümleleri ben çok etkiledi.
Yüreğine sağlık Tamaro...
Yavaşla! ve oku lütfen:)
13/5/2009 · Kategori: okuduğum kitaplar

Gelelim kitapta çizdiğim satırlara. Öyle çok ki; kitabın çoğunu çizdimJ Tabi ki bir kısmını burada yazacağım, kalanını ve benim gözümden kaçanları da siz okursunuz umarım.
Yavaşlayın! Bu hayattan sadece bir defa geçeceksiniz.
İçinde bulunduğumuz çağ, “şimdi1 yi yaşamamıza fırsat vermiyor,her şey gelecek için yapılıyor. Bu durumun bizde yarattığı zorlanma duygusu da, bizim ihtiyaçlarımızın çocuklarımızın ihtiyacından önce gelmesine, bu yüzden onları acele ettirmemize neden oluyor.
Usul , asildir.
Kapitalizmin ruhları ifsat eden gözbağcılığı, çalışma ile ihtiyaç arasındaki bağı koparmış olmasıdır. “Yeterli olan , iyidir” düsturu geçmişin külü sandıklarına kaldırılmıştır artık, verimliliğin nesnel ölçüsü olarak kazanç artışı belirlenmiştir.
Yaşama zamanının yokluğunda, kayıp zamanı, yani çalışmanın ziyan ettiği hayatı telafi eden tek şey paradır.Oturduğumuz evler, sürdüğümüz konforlu arabalar, gidebildiğimiz lokanta ve eğlence mekanları,aldığımız ıvır zıvır, çalışma köleliğimizi meşrulaştırır. Ama ya onlar da ruhumuzdaki sızıyı dindiremiyorsa?Ya bunlara sahip olmak için ortaya sürdüğümüz pey, yani ömrümüz, bizim için daha kıymetli ise? Hayat geri gelmiyor.
Yapmak için ayrılan zaman, olmak için ayrılan zamanı yer bitirir.
Hız uyuşturuyor. Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz.Orada ama buradayız. Dostumuzla sohbetteyiz ama telefonun veya sohbet ağının ucundayız. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parçaorada ve buradayız.Anlaşmak için zaman gerekir, zaman ve mekan. İnsana ve gerçek hayata ayrılan zaman azaldıkça yabancılaşma çoğalıyor.
Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.
Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelen şeydir.
Artık hepimiz hız tarikatinn müritleriyiz, Sabbah’ın fedaileri gibiyiz. Ancak bizim başımızı döndüren, bizi sarhoş eden hızın ta kendisi. Suikast ettiğimiz de kendi hayatımız.
“Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde kimse hiçbirşeyden emin olamaz” Kundera.
Telaş hayatı daha da yüzeysel kılar. Hız hayatı eksiltir.
Yavaş, güzeldir.
Izdırabını bir anlam üzerine yaşayanların hayatında trajedilerden zaferler tomurcuklanır.
Izdırap insan içindir. Onun tecrübesi ile büyür ve adam oluruz.Suçluluk hissi ar damarı çatlamamış insanlar için nimettir. Bir hüzün nöbetinden dinlenerek de çıkabiliriz.
Şimdlik bu kadar yazdım , bu yazdıklarım daha kitabın başları idi. Yavaş yavaş kitaptan alıntıladıklarımı yazmaya devam edeceğim.Zevkle ve düşünerek…
YAŞAM, BİR AVUÇ GÜL, BİR TUTAM DİKEN...
14/4/2009 · Kategori: okuduğum kitaplar
![]()
Merhaba, okuduğum kitaplar kategorisine sonunda yeni bir kitap ekleyebiliyorum. Aslında Yavuz Bahadıroğlu'nun " Yaşam bir avuç gül, bir tutam diken" adlı kitabını okuyalı çok
oldu; fakat kritiğini yapmakta geç kaldım. Bahsetmiştim, annem bir gün "sana ne oldu, çok değiştin, eskiden kitap elinden düşmezdi" dediğinde zaten farkında olduğum eksikliğim daha bir canımı acıttı. Hemen evdeki Salih'in kitaplarından biri olan bu kitabı çektim okudum. Benim kitaplarım çok fazla olduğundan evde kütüphaneme ve kitaplarıma yer bulamamıştık:(. Hepsini kolileyip, kitaplığımla birlikte iş yerimde sakladım. Bu sebepten evde fazla okuyabileceğim kitap yok. Bu kitap ise çabuk okunabilen, kısa kısa alıntı öykülerden oluşan , yaşama dair bakış açımızın olumlu olması gerektiğini anlatan bir kitaptı. Elbette yazarın kendi fikirleri ve öğütleri de kitapta yer alıyor...
Kitaptaki alıntıların çoğunu daha önce okumuştum, hatırlamış oldum. Kitap tanıtımlarına baktığımda bir öykü yazılmış ben de aynen aktarayım. Bu arada kitabın yazarı ile ilgili bir düşüncemi de paylaşmak istiyorum, keşke okusa da eleştiri kabul etse bu düşüncemi. Yazara yıllardan beri radyo ve tv de rastlıyorum ve bende bıraktığı izlenim çok kendini beğenmiş ve ukela olduğu idi. İnşallah yanılıyorumdur çünkü su-i zanda bulunmaktan korkuyorum. Bir kaç arkadaşımla bu görüşümü paylaştığımda onlardaki izlenimin de bu olduğunu öğrenince bunu yazmak istedim ki biz yanılıyorsak su-i zana sebebiyet vermemek için bu görünüşü değiştirmeye çalışsın. Su-i zanna mahal vermemek de kişinin görevleri arasındadır zira. Bu arada Bahadıroğlu'nun tavrını özgüven olarak da algılayabilirsiniz ki özgüven ile kendini beğenmişlik arasındaki ince çizgi aşılmışsa bunu kişi kendisi farkedemez. Neyse asıl ehil kişiler onlar ben sadece okuyucu olarak fikrimi yazmak istedim. Ukelalık yaptıysam özür dilerim:)
Kitapla kalmam , bu kategoride sık sık yazmam duası ile...
« Önceki :: Sonraki »