Embed

Kuyucaklı Yusuf

Merhaba günlükcağazım , İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna adlı kitaplarından sonra benim psikolojik tahlil üstadım olan Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf ‘unu,  Ali ‘nin 108. Doğum gününde (25 Şubat ) okumaya başladım, ertesi günü de bitti :)

Kuyucaklı Yusuf, kolay okunan  çerezlik bir kitap. Ben böyle kitaplar için ‘nadas döneminde okunabilecek kitap’ diye söz ederim. Kitapla küsüştüğümüz  dönemlerde  bu tür kitaplar kolay okunduğu için aradaki buzları eritebilir. Gerçi benim kitaba iştahımın açık olduğu bir dönemde okumam bu etkisinden  pay alamamama neden oldu; bir de üstüne psikolojik üstadım hayal kırıklığı yaşattı bu kitabında bana.

Yazı hayatına öykü ile başlayan Ali’nin Kuyucaklı Yusuf ilk romanı (1937). Kuyucaklı Yusuf için yapılan yorumlara baktığımda  ‘Türk Edebiyatı’nın en önemli romanlarından biridir,Türk edebiyatındaki başkaldırı ve eşkıya romanlarının öncüsü kabul edilir,Taşradaki iktidar ilişkilerini görünür kılandır’ gibi yorumları okuduğumda ben mi romandan anlamıyorum yoksa millet mi şişirmiş diye düşünmeden edemedim. Elbette iyi anladığım iddiasında değilim ama bu yorumları yapanların da Ali’nin -benim de katıldığım- çok iyi yazması fikrini sabitleştirerek yaptıklarını düşündüm kitabı okuduğumda.

Kuyucaklı Yusuf, Aydınlı Nazilli’nin bir köyünde başlıyor. Nazilli benim lisede gittiğim gezide hayran olduğum bir ilçe. O gezide Kuşadası,Çeşme, Efes, Selçuk  gibi çok güzel yerleri görmeme rağmen tek aklıma yer eden yer Nazilli idi. Herhangi bir özelliği olduğundan değil, çok sessiz ve sakin oluşuna vurulmuştum. Gerçi bu başlı başına çok önemli bir özellik daha ne olsun. O yıllarda evden kaçarsam hep Nazilli’ye gitmeyi istemişimdir:) O yaşlarda sessiz yeri neden düşlediğimi ve evden kaçmayı neden düşündüğümü ise hiç bilmiyorum :) Sanırım çok beğendiğim yere gitmek için geçerli  bir sebep bulmaya çalışıyordum :) İmza: Bir alem ergenus :)

Kitapta, yeni okuduğum kitaplardan olan Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mak-ı Hayali’den bahsedilmesi çok hoşuma gitti. Çünkü bu bahsi geçen kitaplara kafayı takıp, okumadan rahatlamayan biri olarak okuduğum kitap olması rahatlamama neden oldu :)

Sanırım ben Sabahattin Ali ‘yi okurken hemen her cümlesinin altını çizmeye, tahlillerine hayran olmaya ve konusuna hayret etmeye odaklandığım için bu kitapta hayal kırıklığı yaşadım. Elbette kitapla güzel tasvirler, tahliller de vardı ama umduğumdan azdı ve bir şeyler eksikti sanki. Mesela Kübra’ya kitap sonunda rastlayacağımı düşünmüştüm çünkü yazar ona hazırlamıştı beni fakat rastlayamadım. Daha sonra öğrendim ki kitabın Kübra ile ilgili kısımlarını anlatılacağı diğer ciltler (Kitabın 3 cilt olması planlanıyormuş)  Ali’nin vefatından dolayı eksik kalmış. Rahmet olsun…

Kuyucaklı Yusuf ‘u canım arkadaşım Ayşe Sümeyra benden önce okumuştu. Ayşe Sümeyra da okuduğu kitaplar hakkında düşüncelerini yazar ve benimle de paylaşır sağolsun. Ben bu kitapla alakalı arkadaşımın çok yerinde bulduğum tesbitlerini alıntılamak istiyorum. Özellikle kitapta geçen  savaş ilamından sonraki olaylarla ilgili  ‘ Savaşın bulunulan yeri hiç etkilememesi ve bir daha bahsinin olmaması garibime gitti.Ülkede savaş varken vur patlasın çal oynasın hayata devam eden ,insanlarında olabileceğini belkide biz bilmiyoruz. ‘  tesbiti çok düşündürücü idi Ayşe’nin.  Derin bakışına, değerli görüşüne, berrak zihnine bin sağlık arkadaşımın …

“Bazen bir romanın bittiğine sevinir insan. Hatta oh be üzerimden yük kalktı gibi bir duyguya kapılır. Şu anki hissiyatımın tam karşılığı bu sanırım.Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u, bahsettiğim roman.İdeal bir inceliği var aslında. Dün akşam başladım, bugün bitti. Anlatım dili ve teşbihler kuvvetli olsa da konuyu sevemedim.

Yusuf, çok küçük yaşta anne babasının kesilerek öldürülmesine şahit olmuş,yaşamı boyunca atamadığı derin yaralar almıştır. Kendisini evlat edinen Kuyucak Kaymakamı’nın yanında yeni bir hayata başlamıştır.Kaymakam Bey,problemli bir evliliği olan,içine kapanık ama ahlaklı bir adamdır. Muazzez adında bir kızı vardır.Eşiyle mütemadiyen tartışmaları Yusuf'u yeni eve alışmak konusunda zorlayan en büyük faktördür.Eşinin gereğinden fazla söylenmesinden Yusuf'ta sıklıkla payına düşeni alır. Kaymakam Bey Edremit'e atanır ve Yusuf için burada yeni bir hayat başlar.

Yusuf enteresan bir kişiliktir.Çok fazla konuşmayı sevmeyen, çalışmaktan da hoşlanmayan, yalnızlığıyla kendine yeten bir gençtir.Zaman zaman bir baltaya sap olamayışının vicdan azabını yaşasa da hiçbir zaman bunu çözecek bir yüreğe sahip olamamıştır.Farkında olmadan onunla büyüyen Muazzez aşkı , kendinden bile sakladığı bir gerçektir...Ta ki bu duygusunun çok daha fazlasıyla karşılığı olduğunu öğrenene dek. Sonunda epey çetrefilli yolları aşarak Muazzezle evlense de Kaymakamın ölümüyle her anlamda değişen hayatları Yusuf'un kaderini kökünden değiştirir.

Muazzez on beş yaşında gencecik bir kızdır.Yazar,güzelliğini çok vurgulamamış ama oldukça fazla kişide aşk uyandırabilecek bir güzelliğe sahiptir.Özünde temiz bir kızdır.Yusuf’a delice aşıktır.Ama annesinin ihtiraslarına yenik düşecek kadar da hayatın acemisidir.Yusuf'un tahsildar sıfatıyla sürekli başka köylerde gezmesi ve ayda iki,üç kez eve uğraması Muazzez'in hazin sonunun habercisi olacak gibidir.

Roman'da toplumsal olaylar ciddi biçimde irdelenmiş. Zenginin daima üstün olduğu, fakirin ezilmesinin dünyanın değişmez gerçeği olduğu, para hırsının insanda namus kavramından bile önde olabileceğini çeşitli örneklerle anlatmış yazar.Ayrıca sessizce kabullenişlerinde, sorun yaşamadan hayatı idame ettirmenin tek yolu olduğu gibi bir mesaj vermeye çalışmış sanki.

Kırsal hayatın içimizde uyandırdığını safiyane duygulara ait hiçbir ize rastlamadım kitapta.Zengin güçlü ve namussuz , fakir güçsüz ama namuslu klişesi ucuz yeşilçam filmleri tarzında bir anlatım dili hissi uyandırdı bende.iyilik ve kötülük kavramlarının bu derece net ayrımı olmadığını düşündüğümden belki yeterince keyif alamadım.

Bir dikkatimi çeken de savaşın ilan haberi gelmesine rağmen savaşa ait hiçbir izin kitapta olmaması.Romanlarda alışık olduğumuz detaylı bir anlatım yok kitapta.Savaşın bulunulan yeri hiç etkilememesi ve bir daha bahsinin olmaması garibime gitti.Ülkede savaş varken vur patlasın çal oynasın hayata devam eden ,insanlarında olabileceğini belki de biz bilmiyoruz.

Kitabın finali gidişatı gereği son derece dramatik.O  ana kadar yaşanan çirkinliklerin insanda uyandırdığı öfke pekte gözyaşlarının sel olmasına sebep olmuyor...

Okuyup etkilenen olmuşsa da ben de öyle bir duygusallığa yol açmadı.”

Kitaptan :

-Zaten,bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası,o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir.Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür…

-Fakat insanın damarları ve sinirleri bazen iradesinden ve aklından daha kuvvetlidir ve muhayyilemiz bizi iğfal etmekte bazen birçok fettanları geri bırakır.

-Anası onu gezmeye götürürken bir saat saçlarını düzeltmeye uğraştığı halde, ne anasının, ne başkasının aklına bu kafanın içi ile de bir parça meşgul olmak düşüncesi gelmemişti. Onlar işportaya konan bir elma gibi onu süsleyip temizlemişler, parlatmışlar, sonra yağlı bir müşteriye okutmuşlardı. Kız yetiştirmekten de gaye bu değil miydi?

-Hasımlarını ürküten, onun kuvvet ve cesaretinden ziyade, hiç kaybolmayan sükûneti ve kendisine olan sonsuz emniyetinin her hareketinde görülen tezahürleri  idi.

-Hocanın bildiği birisinin işine yarasa kendi işine yarardı.

-Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi! Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var.

-Sonra insan ancak her hususuna akıl erdirebileceği şeyleri söylemeliydi

-Neydi bu içinden çıkılmaz meseleler? Neydi bu mavi göğe veya sevgili bir yüze bakmayı zevk olmaktan çıkaran hisler ve üzüntüler.

-Kalbinin derinliklerinde yerleşen bir saadet hissi şimdi ona, mevcut fakat erişilmez bir şey gibi görünüyor ve onun hırsını daha çok artırıyordu.

-Şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek imkânsızlıkla beraber gelmişti?

-İçinde kendisini idare eden, ona hareketlerinin ana istikametlerini gösteren ve günden güne büyüyen bir ihtiras vardı.

-Bir zamanlar birbirlerinden ayrılmak, birbirlerini kaybetmek ihtimalinin korkusunu çekmiş olmasalar, belki de birbirleri için ne kadar kıymetli olduklarını hâlâ bilmeyeceklerdi.

-Niçin ben bir şey değilim?

-Bastığı yerin ayaklarının altında sıkı durduğunu hissedememek, hemen yola çıkılacakmış kadar eğreti bir hayat yaşamak ne azaplı şeydi?

-Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbirşey bulamamak…

-Tükenmez bir sabırla bir meçhulü beklemek…

-Konuşmaya ne lüzum vardı?

-Hiç kimse kendinden evvelkinin adamlarını yerinde bırakmaz istemez.

-Bu yolda ileri attığı her adım mazereti ile beraber geliyordu.

-Bütün güzel laflardan ve hoş insanlardansıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.

-Arkasına bıraktığı sahilin gitgide erişilmez olduğunu fark ediyor, artık oradan kendisine elini uzatacak birinin bile onu kurtaramayacağını sanıyordu. 

-Belki her şeyi düzeltiriz.

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !