Embed

Eğer Bu Bir Film Olsaydı

Merhaba günlükcağazım 20 Mart Cuma akşamı İclal ve Yaprak ile İ.D.T Cevahir Sahnesi’nde izledik Eğer Bu Bir Film Olsaydı adlı tiyatro oyununu.

Oyunu, Almir İmsireviç yazmış ki kendisi hakkında internette Türkçe bir bilgiye rastlayamadım maalesef.

Oyunun çevirmeni ise daha önce çevirdiği birkaç oyununu izlediğim Bilge Emin. Bilge Emin, aynı zamanda oyunun yönetmenliğini de üstlenmiş.

Oyun, 1992 yılında, Saraybosna kuşatması altındaki bir ailenin yaşadıklarını anlatıyor. Bosna’da anne-baba, iki çocuk ve bir teyzeden oluşan aile, normal bir şekilde yaşarken; hayatları  kuşatmanın  başlamasıyla yavaş yavaş değişmeye de başlıyor.

Ailenin  büyük oğlu Alaaddin, sahnedeki siyah perdenin ardından anlattı yaşadıklarını bize. Anlattığı kısımlarda sadece yüzünü görebildik oyunun sonuna dek Alaaddin’in.

Ailedeki küçük oğul İrfan gitar çalan neşeli bir tipti. Kuşatma başladıktan sonra Saraybosna ordusuna katılıp ailesini ve ülkesini korumayı tercih etti İrfan. İnancını kuvvetlendirerek de savaşı daha bir katlanılabilir kıldı kendisi için.

Baba İbrahim, tren istasyonunda çalışıyorken kuşatma ile birlikte çalışmayan trenlerin yüzünden çok sevdiği işinden olmuş; oyuncak trenlerle, fotoğrafla, satrançla uğraşıp stres altında yaşayıp olacakları endişe ile izleyen biriydi.

Oyundaki teyze, savaşın hissettirdiği strese, gitmeyi hayal ettiği Hindistan’ı düşleyerek ve hayran olduğu İndira Gandhi’yi düşünerek dayanıyordu.

Anne Esma ise toplayıcı, toparlayıcı, koruyucu ve kollayıcı özellikleriyle genelde her ailede rastlayabileceğimiz  zarif bir anne idi.  Baba İbrahim ‘Kötünün de kötüsü var’ sözleri ile ne kadar ümitsizse, anne Esma da ‘Tartışmayın, her şey güzel olacak’ sözleri ile o kadar ümitvardı.  Baba İbrahim bana inanç olmadan savaşlara çok daha zor katlanıldığını hatırlatan bir örnekti.

Kuşatma başladığında Ziliç ailesinin komşuları olan Sırp Duşan’ın  ülkelerini, evlerini terk etme kararı alıp, komşularına  veda etmeye geldiği sahne beni çok etkiledi. Okuduğum kitaplarda komşuların, ailelerin birbirinden koptuğuna çok rastlar ve içim cız ederdi savaşın koparan yanına... Sahnede izlemek de aynı şekilde içimi yaktı doğrusu. Neler olduğunu anlamayan iki komşunun birbirlerine ‘Bu savaş kimler arasında?’ diye soruşları ve verdikleri cevap çok anlamlı idi : ‘Herkes arasında . ‘Sen ve ben aynı tarafta mıyız?’ diye sordu komşulardan biri diğerine . Diğerinin verdiği cevap da bir o kadar  düşündürücü idi: ‘Bize soran kim?’… Yaşananları anlamayan komşuların muhabbeti hâlâ anlamamış olduklarını gösteren sözlerle devam ediyordu : ‘Ne zamandan beri?’, ‘Yeni bir şey değil’. Ta ki vedalaştıkları âna değin…

Bir savaş düşünün orduya katılan ve sürü olmaya müsait olan her kişiyi rahatlıkla psikopatlaşacağını ve etrafın psikopatlardan geçilmeyeceği bir savaş işte… Oyunda ailenin evlerini basan genç  de ‘kısacası’ o psikopatlardan biri idi…

Bir  savaş düşünün anlam veremiyorsunuz niçinine. Bir anda hayatınız alt üst oluyor. Yetimhanedeki çocukları taşıyan araca saldırılıyor mesela , çocuklar ölüyor. Tarlada kiraz toplarken kadınlar vuruluyor, milli kütüphane ateşe veriliyor. Bunların  ne gibi bir anlamı olabilir ki?

Bir savaş düşünün her bomba atıldığında sığınağa inmek zorundasınız. Hayatınız nefes almanın zorlaştığı, göz gözü görmeyen yer altlarında korku içinde  geçiyor yıllarca. Ne diyordu baba İbrahim: Kuş muyum lan ben  bir aşağı, bir yukarı…

Bir savaş düşünün , yakacak bir şey bulamadıkları için ağaçlarını, kitaplarını yakmak zorunda oranın halkı.  Oyundaki Esma’nın sözü yine içimi yakan sözlerdendi : ‘Koşullar neyi gerektirirse o yapılır. İnsanlar üşüyor . Kitaplar mı vagon mu hiç fark etmez…’

Oyundaki İrfan için ‘Metallica ile Mekke arasında kafası gidip geliyordu.’ sözüne bir anlam veremedim doğrusu. Elbette hayatta böyle insanlar vardır ama yaşamını anlamlaştırmış insan pekâla her ikisini de sevebilir diye düşünüyorum ben.

Oyunun fon müzikleri çok güzeldi. Hele ailecek söyledikleri şarkı hüzünle birlikte neşe doldurdu içime.

Oyunun kostümleri fena değildi. Bir tek kış geldiğinde herkesin kıyafetinin değişmesine rağmen teyzenin kıyafetinin aynı oluşu dikkatimi çekti bir de komşu Duşan’ın kostümünü o yıllara nazaran daha modern buldum.

Oyunun dekorunu hiç beğenmedim diyebilirim. Eşyalar çok yapay yerleştirilmişti ve bir ev olduğunu anlamak çok güçtü. Hele siyah perdenin önündeki çite benzeyen şey tamamen evlikten çıkartıyordu sahneyi.

Arkadaşım Yaprak ve ben Bosna’yı dert edinmiş insanlarız. Bosna’ya ve oradaki 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en büyük etnik katliama dair çok fazla okuma yaptık . Bu nedenle izlediğimiz oyundaki boşlukları rahatlıkla doldurabiliyorduk. Fakat Bosna’daki savaş  hakkında bilgisi olmayan seyirciler için bu oyun pek bir anlam ifade etmeyebilir endişesi taşıdık biz. Oyunda Esma’nın anne-babası  Prijedor’da yaşıyordu ve onlardan bir haber alınamıyordu. Prijedor, katliamın ilk başladığı yerlerden biriydi. Ama bunu bilmeyen seyirci için Esma’nın anne-babasına ne olduğu ve o konuya açıklama getirilmesi gerekirdi diye düşündük mesela.

Yaprak  bir de ,anlatıcının savaş yıllarında dünyada olan olaylardan bahsettiği sahnelerde Dayton Antlaşması için ABD yerine Paris’de yapıldığını söylediğini dedi ki ben orayı kaçırmışım hatırlamıyorum.

Bir de İclal ile Yaprak oyundaki babanın henüz katliam başlamadan Kradzic kasabından bahsetmesinin de yine zamanlama hatası olduğunu söylediler. Orayı da kaçırmışım ben. Not alırken hep bir şeyleri kaçırırım zaten :)

Geçtiğimiz yıl gittiğimiz ve Marş Mira barış yürüyüşüne katıldığımız Bosna’ ya dair bir oyun olduğunu okuyunca hemen bilet alıp Bosna’ya müptela olan arkadaşım Yaprak’ı da davet ettim Eğer Bu bir Film Olsaydı’na. Yaprak yıllardır kızı Damla’yı götürdüğü çocuk oyunlarının dışında tiyatroya gitmediğini söylediğinden açıkçası biraz endişeliydim yeni olan bu oyun hakkında bir şey bilmediğimden ya beğenmezse diye.  Allah’dan ki oyunun derdi güzeldi ve izlemeye değerdi. Oyuncuların da hepsi birbirinden başarılıydı. Oyunda emeği geçen herkese teşekkürlerimle…

Oyundan :

-Tarih’den hiç kimseye zarar gelmez.

-Balıklar da hisseder.

-Uçak kalkmıyor… Tren kalkmıyor.

-Kimler arasında? -Herkes arasında.

-Sen ve ben aynı tarafta mıyız? -Bize soran kim?

-Ne zamandan beri? -Yeni bir şey değil

-Bugün sınır nerede, silahlar,uyuşturucular nedir hiçbir şey belli değil.

-Siz biliyor musunuz ne yapacağımızı?

- “Bir millet uyuyorsa uyandırmak kolaydır.Ama uyumuyor da uyuyor gibi yapıyorsa ne yapsanız nafile, uyandıramazsınız” İndra Gandhi

-Kısacası , nasıl utanmıyorsun?

-Biz Müslüman olmadan önce turisttik.

- Hak ettiğimizi yaşayacağız, hak ettiğimizi yaşıyoruz.

-Hak ettiğimiz bu mu?

-Peki ya Allah varsa?

- Kötünün de kötüsü var!

- Tartışmayın, her şey güzel olacak!

-Tek bir kural vardır: Doğarsan ölürsün!  -İkisi arasındaki şey hayattır, ne olacağını bir Allah bilir.

- Kuş muyum lan ben  bir aşağı, bir yukarı…

-Hayatta kalan altın kaşıkla yemeğini yiyecek.

-Şehitlik bir son değil, başlangıçtır.

-Metallica ile Mekke arasında kafası gidip geliyordu.

-Allah’a inanıyor, insanlara değil…

-Hayatta tek gerçek var o da kendi. İnsanın en iyi bildiği kendi içidir. Sizin için ne iyi karar verin. Neye inanmak istediğinize… Eğer bu bir film olsaydı…

 

 

KADRO
  Yazar Almir İmsireviç
  Çevirmen Bilge Emin
  Yönetmen Bilge Emin
  Dekor Tasarımı Nurettin Özkönü
  Giysi Tasarımı Nalan Alaylı
  Işık Tasarımı Serhat Akın
  Müzik Çağrı Beklen
  Yönetmen Yardımcısı Eylem Yıldız
  Yönetmen Asistanı Serap Yılmaz
  Oyuncu Burak Şentürk, Mine Tüfekçioğlu, Burak Altay, Gönen Aykaç, Barış Bağcı, Berk Sezenler, Emre Yeşilöz
  Sahne Amiri Mahsuni Yılmaz
  Kondüvit Merve Akgül
  Işık Kumanda Rüştü Karabayram

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !