Embed

Drina Köprüsü (İvo Andriç)

Merhaba günlükcağazım, geçtiğimiz yıl Yaprak’ın Bosna’ya gitmemizden önce  okumam için verdiği  kitaplar arasında olan  Drina Köprüsü’nü nihayet okuyabildim . 

Bazı kitapların kısmeti bağlı oluyor bende ya da benim kısmetim bağlı demek daha doğru zira yazarı İvo Andriç ‘e 1961’de Nobel Edebiyat ödülü kazandıran  Drina Köprüsü hakkında hep iyi yorumlar duymama rağmen neden bu kadar zor okuduğumu  bilmiyorum.

Drina Köprüsü’nü bitiriş sürecim de başlama sürecim kadar uzun oldu. Bir türlü ilerleyemedim kitapta, hatta üstüne iki kitap okuyup bitirdim.

Drina Köprüsü , Boşnak asıllı Sokollu Mehmet Paşa’nın küçük yaşta devşirme olarak geldiği Osmanlı topraklarında sadrazamlığa yükseldiği dönemde doğduğu topraklara vakfettiği köprünün yapılış süreciyle başlıyor. Bu süreci okurken daha önce üstünde hiç durup düşünmediğim devşirme kavramını düşünme fırsatı buldum günlerce. Her ne sebeple olursa olsun istemeden, gönül rızası alınmadan ,ağzı neredeyse süt kokan çocukların annelerinden , vatanlarından kopartılması tüylerimi diken diken etti, uykularımı kaçırdı . Osmanlı Döneminin bu uygulamasına dair sadece yüzeysel bilgilere sahibim ama Sokollu’nun ve dönem arkadaşlarının devşirildiği sahneleri okurken sadece bu nasıl bir haktır diye düşündüğümü itiraf etmeliyim okuduklarım kurgu da olsa… Ben anne olamasam da bir anne gibi düşünmekten geri duramıyor ,devletin bekası meselesini bir türlü anlamıyorum kaldı ki hiçbir devletin baki kalmadığını da görüyorum. Rabbim her durumda ve her şartta en doğru şekilde düşünüp karar almayı ilham etsin bizlere. Amin…

Drina Köprüsü, Vişegrad kasabasında bulunuyor. Vişegrad ,o zamanlar Osmanlı’ya bağlı olan Bosna ve Sırbistan sınırı üzerindeki bir kasaba . Kitap bu kasabada ve bu köprü çevresinde yaşayan Müslüman, Sırp ve Yahudi halkın 350 yıllık tavırlarını,başlarına gelen hadiseleri, hayat tarzlarını, değişimlerini, dönüşümlerini hikayeliyor. Neler yok ki bu hikayelerde? Köprünün yapılışı, Sırbistan isyanları, kolera salgınları,su baskınları, Bosna-Hersek ‘in Avusturya tarafından işgali,bölgeye demiryolu getirilişi,Balkan Savaşı, Avusturya veliahtı Ferdinand’ın  öldürülmesi,Avusturya –Sırbistan  Savaşı , köprünün dinamitlenmesi ve bir dolu kişisel içimi yakan hikaye…

Drina Köprüsü’nde geçen yüzlerce yılı bir kitapta özetlerken Andriç, psikolojik tahlilleri, tarihsel bilgisi ama en önemlisi objektif ve insancıl bakış açısıyla kendisine hayran bıraktı beni. Kesin inancım olan, insanın ne mutlak iyi ne mutlak kötü olamayacağına dair düşüncem Andriç de de mevcuttu ki iyilik ve kötülüğün kişiselliğini vurgulamış , hiçbir milliyete mahsus özellikler çizmemişti kitabında.

Drina Köprüsü’nü okurken Andriç’in kitapta  yaptığı psikolojik tahlilleri çok isabetli buldum ve hâlâ geçerliliğini koruduğunu düşündüm. Andriç, evet savaşı yaşamış  ama gördükleri ile yetinmemiş,savaşın eninin sonunun olmayacağının farkında biri  olarak bu kitabı, yüzeysel bildiklerimizin arka bahçesinde gezinerek, kafa yorarak, yüreği yorularak, geçmişi sorgulayarak  ve  itinayla yazmış bes belli…

Evet kitap ve yazar hakkında genel olarak müsbet düşünsem de kitapta subliminal bir mesaj olduğunu düşündüğümü de itiraf etmeliyim sana günlükcağazım.İmza: Paranoyak :) Elbette buna dair örneklerim var ama su-i zan olmasın , alınganlık yapmış olmayayım diye buraya yazmayacağım :) 

Köprüler özel ilgi alanımdadır benim. Özellikle gittiğim şehirlerde tarihi köprülere çok değer verir, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemde ne kadar az köprü olduğundan şikayet ederim. Köprü birleştiricidir her daim. Drina Köprüsü’nü okuyunca bu düşüncem pekişti. Sadece yapı anlamında değil, soyut olarak küsleri barıştıran, fenalıkları iyiliklere çeviren, yanlışları düzeltme gayretindeki, barışa giden köprü olanların sayısının çoğalmasını diliyorum tüm kalbimle…

Kitaptan :

Bir şey bir kere başlamayagörsündü, artık onu hiçbir güç durduramazdı.

Birisinin bize acı vermemesi, bizi izlememesi için ona arkamızı çevirmemiz yetmiyordu.

İnsanların, savaş denilen bu tuhaf oyunu gittikçe genişliyor, yayılıyor ve canlı cansız her şeyi egemenliği altına alıyordu.

Otoritenin yerini kuvvet alıyor, kazanç zorluların eline geçiyor ve  kimse senin harcadığın çabayı takdir etmiyor. Bu mümkün mü? Böyle bir şeyin doğru olması mümkün mü?

Ne geçmişten bir şikayet ne gelecek üzerine endişe vardı. Orada sadece ânın korkusuyla onun ağırlığı vardı.

Engel olamadığı bir tokattan korunmak için eliyle yüzünü kapayıp bekleyen zavallıya benziyordu.

Çoktan beri kimse bize bir şey sormuyor, bizi hesaba katmıyor.

İnsanlar ikiye ayrılmışlardı : İzleyenlerle izlenenler.

Ama insan ölmüyordu işte… Acısıyla ve dayanılmaz düşüncesiyle yaşıyordu.

Bunlar  öyle şeylerdi ki söylenemez ama unutulurdu. Eğer unutulmazsa nasıl tekrarlayabilirdi?

İnsan zaafının bu en acı, en feci yanı, şüphesiz ilerisini görmek yeteneğinden yoksun oluşudur. Allah vergisi bilgi,sanat ve istidata taban tabana çelişen bir kabiliyetsizlik…

Bu gençlik ne söylediğine dikkat ediyor, ne yaptığının farkına varıyor, ne harcadığını hesaplıyor, ne de kendi  işiyle uğraşıyordu. Onun nereden geldiğini düşünmeden ekmeğini yiyor, sadece konuşuyor, konuşuyor konuşuyordu…

Sonu gelmeyen bu düşünceler , bu ölçüsüz konuşmalar, bu her çeşit hesaba düşman hesapsız hayat…

Bugünkü kuşaklar daha çok hayatla değil hayat üzerindeki görüşleriyle meşguldü.Onun için de hayat değerini kaybediyor…  kelimelerle harcanıp  gidiyordu.

İçindeki iyilik duyguları nasırlaşmış…

Hiçbir yerde durmasını bilmiyor, hiç doymuyor ve tatmin olmuyorsun.Bu da senin cezan! Her şeyi gururuna feda ediyorsun ama onun başlıca kölesi ve en büyük kurbanı sensin.

Başkasının sefaleti sana dokunmadığı gibi , üzüntü de vermez.

Sevmeyen bir adam ne başkasının aşkınının büyüklüğünü, ne kıskançlığının gücünü, ne de içinde gizlenen tehlikeyi anlayabilir.

Oysa hayatta kesin olan bir şey yoktur. Hiçbir şey kolayca  çözülmediği gibi , onu tamamen çözmek umudu da yoktur.  Tam tersine her şey  güç ve karışıktır.

Ama gerçekte kafanızda dönen tekerleklerin ne bu yığının yaşantısıyla , ne de genel olarak hayatla bir ilgisi var.

Yazılı ya da sözlü bütün bu tartışmaların hayatla, hayatın gerçek problemleri ve ihtiyaçlarıyla hiçbir ilgisi yok.

İstekler rüzgara benzer. Tozları bir yandan alıp öbür yana götürür., bazen ufku karartır.

Ne iseniz o kalmanız gerekiyor.Çünkü hiç kimse hem olduğu gibi kalıp hem de onun tersi kalamaz

Sosyal bir sınıfın temeli yıkıldığı halde kendisinin anı kaldığı ilk defa görülmüyor. Hayat şartları değişir ama bir kısım insan ne ise öyle kalır.Çünkü ancak böyle kalmakla yaşayabilir ve böyle kalarak ölür.

Çünkü kendini dinletmeye alışmıştı.

İnsanların soluğu tıkanıyor, vicdanı bulanıyor, aynı zamanda ayaklarının altındaki toprağın bir halı gibi sinsice kaydığını hissediyordu.

Halk hem bir şey umud ediyor… hem yine bir şeyden korkuyordu.(Doğrusunu söylemek gerekirse, kimileri umutlanıyor, kimileri korkuyordu)

Herkes daha fazlasını daha iyisini istiyor daha kötüsünden de korkuyordu.

Her olay gürültü ve büyük sözlerle karşılanıyordu.

Şimdi bu çehrenin ihtiyatlı susuşu karşısında beyaz bir kağıt parçası bile daha konuşkandı.

Ama para ne kadar bol olursa ihtiyaç da o ölçüde çoğalıyor , herkes kolayca borçlanıyordu.

Bir hükümet bir bildiri ya da ilan vasıtasıyla halka barış ve refah vaat etti mi , tam tersini beklemek gerekti.

Eğer gittiğin bir cehennemse daha ağır gitmek daha hayırlı olur.

Önemli olan insanın kazandığı zamanı hesap etmek değil ,o zamanı nasıl harcayacağını bilmektir. Eğer bu zaman kötülük yapmaya harcanırsa onu iktisatlı kullanmak bin kere hayırlı olur.

Ama, para, sonunda insanın avucunu boş,namusunu da kirlenmiş olarak bulduğu bir hayal oyunu gibi onların avucundan akıp gidiyordu.

Anarşist denilen kimseler her zaman vardı.Dünyanın sonuna kadar da bulunacaklardı.

Her dirhem iyiliğin yanında iki dirhem kötülük vardı. Nefret  olmadan iyilik,kıskançlık olmadan büyüklük olmazdı.

Gülmek bulaşıcı ve dayanılmaz bir şeydir.

Onları aldatıyordu. Çünkü aldanmak istiyorlardı.

Ağlayıp inlemeyi,arkasından ağladıkları kişiden daha çok seviyorlardı.

Ancak, rüyalarımızda büyük bir cüret gösterebiliriz.

Çünkü böyle kritik çağlar bazılarına felaket getirmeden kapanmaz.

Hükümetin,kişisel işlerine ve yaşayışlarına karışması onlara anlamsız bir davranış gibi geliyordu,ama hiç kimse bu kararların gerçek anlamını, bunlara karşı  alınması gereken tedbirleri bilmiyordu.

Sonra her zaman olduğu gibi meşgul olunacak yeni bir şey bulunca unutup gittiler.

Ama insanoğlunun kendilerinden başka efendileri de var.

Bu da daima böyledir. Üstün bir düşman yaklaşırken ve büyük yenilgiler arifesinde iken, kardeş kardeşe düşman olur. Anlaşmazlıklar ortaya çıkar.

İnsanlar böyledir çok yükselen veya yükseklerden uçanların düşmesinden âdeta tat duyarlar.

Mutsuzluklar da sonsuz değildir.

Böyle zamanlarda insanların da kalbi katılaşır…

Kaybetmeye alışmamıştı, felakete katlanmasını da bilmiyordu.

Birlikte geçirilen bir felaket kadar insanları birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur.

Mevsimler gelir geçer, kuşaklar birbirini kovalar, ama yapılar değişmezdi.

En sonunda halk buna da doydu. Hayranlığı da sona erdi.

Kimi insanların böyle sebepsiz ve mantıksız kinleri vardır ki başkalarının icat edebileceği her şeye karşı cephe alırlar.

Yalnız korkulacak, saklanacak bir şey yapmayan namuslu bir adam olduğundan,başkalarını da korkutmak gerekliliği duymuyordu.

Halk çok kolay masal uydurur ve onu çok kolay yayar.

Yalnız herkesin hülyası verimli, iradesi  de istediklerini gerçekleştirecek kadar güçlü olmaz.

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !